11
Mar 2010

Allahsız mecmuası

BezBozhnik “The Godless” was a monthly anti-religious and atheistic satirical magazine, published in the Soviet Union between 1922 and 1941 by the Society of the Godless

More images at Weestraw

Sovyetlerin ilk zamanlarından kalma bir dergi.

10
Mar 2010

Saykedelik sever misin dostum?

Bir ara İstiklal'de böyle para isteyen bir genç vardı. Kaç kuruş toplayabildi acaba merak ediyorum?


Video of trippy sea creature, siphonophorae

David Pescovitz at 11:23 AM March 5, 2010

The star of the latest CreatureCast, created by evolutionary biologist Casey Dunn and his students at Brown University, is the psychedelic siphonophore. Casey writes, "It is difficult to explain how beautiful these animals are, so we put together some clips from our friend Steve Haddock at the Monterey Bay Aquarium Research Institute with a voiceover by Phil Pugh, who has described more species of siphonophores than any biologist in history." CreatureCast: Diving for Jellies

10
Mar 2010

Super Street Fighter IV'ın son karakteri Türk pehlivanı Hakan

Keşke Kadir İnanır seslendirseydi. Bir de elense çektiği göremedim ama o kadar eksiklik olsun artık napalım.

09
Mar 2010

İngiltere İngiltere olalı böyle eziyet görmedi

Bu haberi motosikletinin üstünde yatan kedileri kaçırmak için cıv cıv öten aletini bir türlü kapatmayan yan apartmandaki adama adıyorum. Şostakoviç'leri çektim. Amfinin de pasını aldım mı yandın sen koçero.


...

Britain might not make steel anymore, or cars, or pop music worth listening to, but, boy, are we world-beaters when it comes to tyranny. And now classical music, which was once taught to young people as a way of elevating their minds and tingling their souls, is being mined for its potential as a deterrent against bad behavior.

In January it was revealed that West Park School, in Derby in the midlands of England, was "subjecting" (its words) badly behaved children to Mozart and others. In "special detentions," the children are forced to endure two hours of classical music both as a relaxant (the headmaster claims it calms them down) and as a deterrent against future bad behavior (apparently the number of disruptive pupils has fallen by 60 per cent since the detentions were introduced.)

One news report says some of the children who have endured this Mozart authoritarianism now find classical music unbearable. As one critical commentator said, they will probably "go into adulthood associating great music - the most bewitchingly lovely sounds on Earth - with a punitive slap on the chops." This is what passes for education in Britain today: teaching kids to think "Danger!" whenever they hear Mozart's Requiem or some other piece of musical genius.

...

08
Mar 2010

Doğramacı'nın ardından

Baskın Oran'ın dün Radikal İki'de yayınlanan yazısından bazı parçalar seçtim. Ben üniversiteyi Bilkent'te okudum, sonrasında da araştırma görevlisi olarak iki yıl daha orada çalıştım. Doğruyu söylemek gerekirse eğitimi kaliteli ama kendisi cehennem gibi bir yerdi. Allahtan kütüphanesi büyük ve güzeldi yoksa o kadar seneyi başka türlü nasıl geçirirdim bilemiyorum.


Doğramacı & Doğramacı


Doğramacı & Doğramacı

İhsan Doğramacı ve Kenan Evren.

07/03/2010
BASKIN ORAN (Arşivi)

...

Üniformasız general
“YÖK benim büyük eserimdir” dediğine göre oradan başlayalım: Org. Kenan Evren’e göre, darbeyi meşrulaştırmak için cuntacıların ülkede bizzat körükledikleri kaostan temelde dört kurum sorumludur: Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, üniversite. İlk üçünü kapatıyorlar. Dördüncüsünü Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya teslim ediyorlar. Doğramacı 1981’de tam diktatör yetkileriyle YÖK’ün başına geçiyor. Seçtiği rektörler dekanları, onlar bölüm başkanlarını, onlar anabilim dalı başkanlarını tayin ediyor; zaten gerisi parya. Tam bir emir-komuta zinciri. “Hocabey”in haberi olmadan kuş uçmuyor. Üniversite de kışlalaşıyor.

...

Ben size iyi bildiğim SBF’den sayılar vereyim. YÖK yasasından önce 147 olan öğretim üyesi sayısı, tasfiyeden sonra 78’e düşüyor. Emekli olanları saymaksızın yüzde 47’lik bir tasfiye. Bu arada, halkı memnun etmek için yüzde 41 daha fazla öğrenci alıyor YÖK ve başlıyor ilkokullardaki gibi çifte tedrisat. 6 doktora programından 3’ü kapanıyor. Ama Doğramacı çıkardığı “Beyaz Kitap”ta başarı oranının arttığını iddia etmekte. Çok doğru, çünkü aynı yarıyılda yönetmelik iki kez değiştirilerek geçme notu 5’e indiriliyor. Ara testte 9 alan öğrenci, finalde sıfır alsa bile geçiyor. Bunun adı: “Üniversite Reformu”.
Bu arada, okulda tam bir YÖK Dekanı diktatörlüğü. Kapıda sakal kontrolü. Yemek boykotundan atılan öğrencilerin bazıları, bir de bakılıyor, dekanın bir önceki şikayetinden zaten cezaevinde o sırada. Yılanların Öcü’ne toplu bilet alanları da sıkıyönetime tutuklatıyor dekan.

...

Hoca kıtlığı başlayınca Doğramacı Dr. asistanları (atmadıklarını), icat ettiği “Yrd. Doç.” kategorisine geçirip öğretim üyesi ilan ediyor. Böylece hoca sayısı, bir gecede, tasfiye öncesini bile aşıyor. Tabii, bunlar da “sözleşmeli” statüsünde; ipleri elde. Arkasından, 1988’de çıkan 3455 sayılı geçici yasa, profesör olamamış üç bin kadar doçenti yine bir gecede profesör ilan edecek. Tekrar, bütün bunların adı: “Üniversite Reformu”. 

Kimin malını kime?
Sanırım, “Büyük Eser” yeterince anlaşıldı. Gelelim “küçük”lere. Hacettepe ve Bilkent’e. Amaçlarına varmak için her şeyi yapabilen bir tabiat karşısındayız: YÖK başkanı iken, bir imzayı da, 1984’te kendi özel üniversitesi Bilkent’i kurmak için atıyor. Şöyle kuruyor: Buranın ilk arazilerini, devlet üniversitesi Hacettepe’ye istimlak ettiriyor. İlk binalarını, T. Özal’la anlaşarak, “asistanları dil öğrenmek için yurtdışına göndereceğimize burada öğretelim” diye devlete yaptırıyor. Bittiğinde de “Türkiye’de dil öğretilemez” diye Bilkent’e kiralıyor (A. Güçlü, Milliyet, 27.02.2010). YÖK adına istimlak ettiği arazilerin üzerine Bilkent için Ankuva AVM’si, Metaksan Holding, Tepe Mobilya gibi rant tesisleri inşa ettiriyor. Ayrıca, herkesin öğretim üyesi lojmanları sandığı lüks Bilkent Konutlarını. Şu anda buralar Orman Gn. Md.’yle davalı. Orman içi, tahsis amacı dışı.
Devamı var. 1991 seçimleri gelmiş, 12 Eylül yönetimi sona yaklaşmakta, YÖK yasası değişecek haberleri. Kendisinin görevi de 1992’de sona erecek. YÖK Yönetim Kurulu toplanıyor ve YÖK’ün, yani devletin 208 dönüm arazisini, üzerindeki tesislerle birlikte Bilkent’e devrediyor. Çünkü o sırada çıkıveren 3708 s. yasanın ek 18. maddesi buna olanak tanıyor. Karar, aynı gün, yetkili iki bakana imzalatılıyor. Milli Eğitim Bakanı A. Akyol, haberi ortaya çıkaran Cumhuriyet muhabirine şöyle diyor: “Yapılan işlem yasaldır. Hele siz bir yazın, tepkilere bakarak durumu değerlendiririz”. 10.10.1991 günü de Doğramacı açıklama yapacaktır: “Bu arazilerin alınması ve YÖK’e devrine ben önayak olmuştum. Artık ihtiyaç kalmadığından, gittikçe genişleyen Bilkent’e devredilmiştir.” Yani, bu devlet arazi ve tesisleri, kendisinin çeyizidir; her gittiği yere götürmekte, nikah bozulurken geri almaktadır.
Bu, Bilkent’in öyküsü. Şimdi Hacettepe’ninkini dinleyin. Çünkü, bu tepede Ankara Üniversitesine bağlı bir Çocuk Hastanesi kurduğunda (1957), Doğramacı Ankara Tıp’ta profesör. Burayı 1963’te ikinci bir tıp fakültesine dönüştürdüğünde de Ankara Ü. rektörü (1963-65). 1967’de burayı ayrı bir üniversite (Hacettepe Ü.) yapıyor ve oranın rektörü oluyor. Bir Ankara Ü. rektörü bunları nasıl yapabiliyor? Yoksa, önce “Aynı üniversitede iki tıp fakültesi kurulabilir” deyip arkasından “Aynı üniversitede 2 tıp fakültesi olmaz” mı dedi? Çünkü benim belleğimde (çok net ayrıntıları olan) böyle bir şey var. 

Anlatılacak şey çok
Yer bitti ama, hikâye bitesi değil. Daha, Dr. Spock’un dünyaca ünlü kitabı ile Doğramacı’nın “Annenin Kitabı” arasındaki birebir benzerliklerden -olay halen AİHM’de- bahsetmedim. Daha, AKP yüzde 47 oy alınca Bilkent’e bir “Doğramacızade Ali Paşa Camii” yaptırdığını hatırlatmadım. Daha, 12 Mart Muhtırası öncesinde üniversite meydanında “Devrimi birlikte yapacağız arkadaşlar!” dediğini aktarmadım. Daha, muhtıra sonrasında “Sizce Kürt var mı yok mu?” diye sorduğu üç asistandan, “Dernekleri var” cevabını alınca bağırdığını, sonra (bugün Milliyet’te yazan) bir gazeteciye, “Üç asistan bana Kürtçülük propagandası yaptı!” dediğini anlatmadım. K. Iraklı olduğu için, hep Kürt zannedilme korkusu taşıdığı söylenir, demedim. Üniversitelere her yıl, “Zaza ve Kurmançlarda halk hekimliği terminolojisi ve diğer Türk boylarıyla mukayesesi”nin incelenmesini isteyen “Gizli” damgalı genelgeler yolladığını belirtmedim.

07
Mar 2010

Kalekudur hortum budur!

Stuttgart Mercedes-Benz müzesinde 30 metrelik dünyanın en büyük yapay hortumu. ¨Pencereyi açma cereyan yapar¨ diyesim geldi nedense.


"The twister takes around seven minutes to materialize," Autoblog explains, "and is generated by 144 jets and 28 tons of air. The low pressure area at the center of the tornado works to create a jet stream that draws smoke out of the building's corridors and funnels it upwards and out an exhaust vent on the roof." It is also more than 100 feet tall—making it the official world-record holder for the World's Largest Artificial Tornado.

06
Mar 2010

Varto'da Türk olmuş bir İngiliz gazeteci

Okumak lazım. Kitabın hepsini okumadan yorum yapmanın pek anlamı yok.

From “Rebel Land” Kurdish fighters, about 1900.

In 2005, Christopher de Bellaigue, a British journalist, installed himself in a remote, forbidding Turkish town and, by so doing, acquired an anguished intimacy with the region’s peoples and their secret and mythic pasts. This extraordinary intervention — which can be read as old-fashioned Orientalism or, more generously, as a globalized conscience courageously at work or, most accurately, as a bit of both — has a reflexive subplot, namely de Bellaigue’s own intellectual and moral odyssey, which is of an unusually vulnerable and romantic character.

As de Bellaigue freely explains in “Rebel Land,” a love affair drew him to Turkey in 1995, whereupon “the love affair ended but Turkey captivated me.” He stayed (in Ankara and Istanbul, writing for The Economist), learned to speak Turkish fluently and, immersed in a Westernized environment, more or less unwittingly became a Kemalist, which is to say, a subscriber to the “foundation myths” promulgated by Kemal Ataturk and holding sway in Turkey ever since. Notable among these are the notions that the Turkish republic is a nation-state containing no subgroups with valid claims to ethnic or political differentiation, let alone autonomy; that the country has a European and secular essence and destiny; and, more emotionally, that the achievement of Turkish nationhood was an enterprise reflective of a righteous people who to this day remain victimized by the self-interested incomprehension of the West.

04
Mar 2010

Allahım kör et beni (from Arabesk – Soundtrack)

...

1 – Düştüm Yollara – Şener Şen
2 – Olsun Hala Ümidim Var – Şener Şen
3 – İsyankarım – Şener Şen
4 – Aşk olsun – Şener Şen – Hapishane Korusu
5 – Hadi gülüm şipşak – Müjde Ar
6 – Kara değil pembe sevda – Şener Şen ve Müjde Ar (Düet)
7 – Kanser Oldum Gidiyorum – Şener Şen
8 – Allahım kör et beni – Şener Şen
9 – Salla Salla – Şener Şen
10 – Onu bırakmam – Şener Şen
11 – Terk edildim – Müjde Ar
12 – Bana yazık değil mi – Müjde Ar
13 – Senin Gibisi Yok – Müjde Ar ve Şener Şen (Düet)

RapidshareHotfile


Full albümün Rapid linki için yukarıdaki linkten orijinal siteye lütfen.

04
Mar 2010

Ön Sevişme Polemiği!


Yılmaz Vural'ın futbolcular maçtan önce sevişmesin polemiğine yapılan yorumlar birbirinden güzel valla. İşin içinde futbol olunca atış serbest nasıl olsa.


Eskişehirspor Oyuncusu Ümit Karan:

Çok yanlış açıklamalar. Futbolcunun seks hayatının performansla ne alakası var. Ayrıca neden böyle bir gündem yaratıyor onu da bilmiyorum. Ayrıca da kendisi ne aralar seks yapıyor onu da öğrenmek lazım. Futbolcuya yasaksa Yılmaz hocaya da yasaktır. Doktora soracaksın bunu. Bilimsel açıklaması vardır bunun. Bakın vücutta bir hormon var, vücudu dinlendirici bir hormon bu. İnsan vücudu seks yaptığı zaman ve uyuduğu zaman bu hormon onu dinlendiriyor. Bu dinlendirici bir hormon. Vücudu relaks hale getiren bir hormon. Dolayısıyla böyle bir şey saçmalık oluyor. Maçtan önce performans düşüklüğüne falan da sebep olmaz.

03
Mar 2010