Doğramacı'nın ardından

Baskın Oran'ın dün Radikal İki'de yayınlanan yazısından bazı parçalar seçtim. Ben üniversiteyi Bilkent'te okudum, sonrasında da araştırma görevlisi olarak iki yıl daha orada çalıştım. Doğruyu söylemek gerekirse eğitimi kaliteli ama kendisi cehennem gibi bir yerdi. Allahtan kütüphanesi büyük ve güzeldi yoksa o kadar seneyi başka türlü nasıl geçirirdim bilemiyorum.


Doğramacı & Doğramacı


Doğramacı & Doğramacı

İhsan Doğramacı ve Kenan Evren.

07/03/2010
BASKIN ORAN (Arşivi)

...

Üniformasız general
“YÖK benim büyük eserimdir” dediğine göre oradan başlayalım: Org. Kenan Evren’e göre, darbeyi meşrulaştırmak için cuntacıların ülkede bizzat körükledikleri kaostan temelde dört kurum sorumludur: Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, üniversite. İlk üçünü kapatıyorlar. Dördüncüsünü Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya teslim ediyorlar. Doğramacı 1981’de tam diktatör yetkileriyle YÖK’ün başına geçiyor. Seçtiği rektörler dekanları, onlar bölüm başkanlarını, onlar anabilim dalı başkanlarını tayin ediyor; zaten gerisi parya. Tam bir emir-komuta zinciri. “Hocabey”in haberi olmadan kuş uçmuyor. Üniversite de kışlalaşıyor.

...

Ben size iyi bildiğim SBF’den sayılar vereyim. YÖK yasasından önce 147 olan öğretim üyesi sayısı, tasfiyeden sonra 78’e düşüyor. Emekli olanları saymaksızın yüzde 47’lik bir tasfiye. Bu arada, halkı memnun etmek için yüzde 41 daha fazla öğrenci alıyor YÖK ve başlıyor ilkokullardaki gibi çifte tedrisat. 6 doktora programından 3’ü kapanıyor. Ama Doğramacı çıkardığı “Beyaz Kitap”ta başarı oranının arttığını iddia etmekte. Çok doğru, çünkü aynı yarıyılda yönetmelik iki kez değiştirilerek geçme notu 5’e indiriliyor. Ara testte 9 alan öğrenci, finalde sıfır alsa bile geçiyor. Bunun adı: “Üniversite Reformu”.
Bu arada, okulda tam bir YÖK Dekanı diktatörlüğü. Kapıda sakal kontrolü. Yemek boykotundan atılan öğrencilerin bazıları, bir de bakılıyor, dekanın bir önceki şikayetinden zaten cezaevinde o sırada. Yılanların Öcü’ne toplu bilet alanları da sıkıyönetime tutuklatıyor dekan.

...

Hoca kıtlığı başlayınca Doğramacı Dr. asistanları (atmadıklarını), icat ettiği “Yrd. Doç.” kategorisine geçirip öğretim üyesi ilan ediyor. Böylece hoca sayısı, bir gecede, tasfiye öncesini bile aşıyor. Tabii, bunlar da “sözleşmeli” statüsünde; ipleri elde. Arkasından, 1988’de çıkan 3455 sayılı geçici yasa, profesör olamamış üç bin kadar doçenti yine bir gecede profesör ilan edecek. Tekrar, bütün bunların adı: “Üniversite Reformu”. 

Kimin malını kime?
Sanırım, “Büyük Eser” yeterince anlaşıldı. Gelelim “küçük”lere. Hacettepe ve Bilkent’e. Amaçlarına varmak için her şeyi yapabilen bir tabiat karşısındayız: YÖK başkanı iken, bir imzayı da, 1984’te kendi özel üniversitesi Bilkent’i kurmak için atıyor. Şöyle kuruyor: Buranın ilk arazilerini, devlet üniversitesi Hacettepe’ye istimlak ettiriyor. İlk binalarını, T. Özal’la anlaşarak, “asistanları dil öğrenmek için yurtdışına göndereceğimize burada öğretelim” diye devlete yaptırıyor. Bittiğinde de “Türkiye’de dil öğretilemez” diye Bilkent’e kiralıyor (A. Güçlü, Milliyet, 27.02.2010). YÖK adına istimlak ettiği arazilerin üzerine Bilkent için Ankuva AVM’si, Metaksan Holding, Tepe Mobilya gibi rant tesisleri inşa ettiriyor. Ayrıca, herkesin öğretim üyesi lojmanları sandığı lüks Bilkent Konutlarını. Şu anda buralar Orman Gn. Md.’yle davalı. Orman içi, tahsis amacı dışı.
Devamı var. 1991 seçimleri gelmiş, 12 Eylül yönetimi sona yaklaşmakta, YÖK yasası değişecek haberleri. Kendisinin görevi de 1992’de sona erecek. YÖK Yönetim Kurulu toplanıyor ve YÖK’ün, yani devletin 208 dönüm arazisini, üzerindeki tesislerle birlikte Bilkent’e devrediyor. Çünkü o sırada çıkıveren 3708 s. yasanın ek 18. maddesi buna olanak tanıyor. Karar, aynı gün, yetkili iki bakana imzalatılıyor. Milli Eğitim Bakanı A. Akyol, haberi ortaya çıkaran Cumhuriyet muhabirine şöyle diyor: “Yapılan işlem yasaldır. Hele siz bir yazın, tepkilere bakarak durumu değerlendiririz”. 10.10.1991 günü de Doğramacı açıklama yapacaktır: “Bu arazilerin alınması ve YÖK’e devrine ben önayak olmuştum. Artık ihtiyaç kalmadığından, gittikçe genişleyen Bilkent’e devredilmiştir.” Yani, bu devlet arazi ve tesisleri, kendisinin çeyizidir; her gittiği yere götürmekte, nikah bozulurken geri almaktadır.
Bu, Bilkent’in öyküsü. Şimdi Hacettepe’ninkini dinleyin. Çünkü, bu tepede Ankara Üniversitesine bağlı bir Çocuk Hastanesi kurduğunda (1957), Doğramacı Ankara Tıp’ta profesör. Burayı 1963’te ikinci bir tıp fakültesine dönüştürdüğünde de Ankara Ü. rektörü (1963-65). 1967’de burayı ayrı bir üniversite (Hacettepe Ü.) yapıyor ve oranın rektörü oluyor. Bir Ankara Ü. rektörü bunları nasıl yapabiliyor? Yoksa, önce “Aynı üniversitede iki tıp fakültesi kurulabilir” deyip arkasından “Aynı üniversitede 2 tıp fakültesi olmaz” mı dedi? Çünkü benim belleğimde (çok net ayrıntıları olan) böyle bir şey var. 

Anlatılacak şey çok
Yer bitti ama, hikâye bitesi değil. Daha, Dr. Spock’un dünyaca ünlü kitabı ile Doğramacı’nın “Annenin Kitabı” arasındaki birebir benzerliklerden -olay halen AİHM’de- bahsetmedim. Daha, AKP yüzde 47 oy alınca Bilkent’e bir “Doğramacızade Ali Paşa Camii” yaptırdığını hatırlatmadım. Daha, 12 Mart Muhtırası öncesinde üniversite meydanında “Devrimi birlikte yapacağız arkadaşlar!” dediğini aktarmadım. Daha, muhtıra sonrasında “Sizce Kürt var mı yok mu?” diye sorduğu üç asistandan, “Dernekleri var” cevabını alınca bağırdığını, sonra (bugün Milliyet’te yazan) bir gazeteciye, “Üç asistan bana Kürtçülük propagandası yaptı!” dediğini anlatmadım. K. Iraklı olduğu için, hep Kürt zannedilme korkusu taşıdığı söylenir, demedim. Üniversitelere her yıl, “Zaza ve Kurmançlarda halk hekimliği terminolojisi ve diğer Türk boylarıyla mukayesesi”nin incelenmesini isteyen “Gizli” damgalı genelgeler yolladığını belirtmedim.

Published: March 08 2010

  • category:
  • tags: